<%@ Language=JavaScript %> Simferopol

Click on the pictures to enlarge them.

Denize doğru dik bir uçurumun tepesine kurulmuş şatonun balkonundan ufku seyrediyorum. Karadeniz sakin, dalgalar yumuşak kıvrımlar yaparak soluğu kıyıda alıyor. Almanya’da Ortaçağda yapılan şatoların minik bir kopyası burası; adı da “Kırlangıç Yuvası”. Ufukta beyaz motorlu prensten eser yok. En iyisi içeriye girip maviliğin ortasında nefis balıklarla şarabımı yudumlamak. Burası neresi derseniz, Kırım’ın güney kıyısında Yalta’dayım. Ama hikayeye en baştan başlamak gerek.

Burası Kırım Cumhuriyeti’nin başkenti Simferopol. Kırım dışişlerinde Ukrayna’ya bağlı içişlerinde ise özerk bir cumhuriyet. Simferopol ise Kırım’ın hem ekonomik, hem politik hem de kültürel anlamda en önemli şehri. Üstelik tüm Rusya’nın tatil amacıyla akın ettiği Yalta için de bir sıçrama tahtası.

16. yüzyılın başında Tatar yerleşimlerinden Ak-Mechet olarak, Kırım dağlarından doğan Salgir ırmağının sol yakasına kurulmuş Simferopol. Kırım’ın Rusların eline geçmesiyle Tauri Bölgesi’nin merkez şehri olmuş. Ve bugünkü ismini almış. 19. yüzyılın sonunda şehir ırmağın diğer yakasına atlayarak yayılmaya başlamış. Salgir Irmağı, işlemelerle bezenmiş demir köprüler, sonbaharın tüm renklerine bürünen ağaçlarla süslenmiş kentin en güzel parklarından birinin içinden akıp gidiyor şimdi.

Simferopol’ün en canlı yerlerinden biri Merkez Pazar’sa, diğeri de Puşkin caddesi. Merkez Pazar’da taze sebze ve meyvelerden ete, tablolardan hediyelik eşyalara, içeceklere her şeyi bulmak mümkün. Alışverişinizde pazarlık etmekten çekinmeyin. Sıra sıra kafelerin ve restoranların sıralandığı Puşkin caddesi gecenin ilerleyen saatlerinde bile canlı. Kentin her köşesinde önümüze çıkan heykellere burada yenileri ekleniyor. Sokağın sonunda Kırım’ın en eski tiyatrosu, cephesi heykeller ve mermer işlemelerle süslü Gorki Tiyatrosu ve hemen yanında sokağa ismini veren ünlü yazarın heykeli bulunuyor.

Simferopol’de zaman ağır adımlarla ilerliyor, oysa ki hemen yakınındaki Yalta’da deli dolu geçip gidiyor saatler... Simferopol ne kadar ciddi ve sakinse, Yalta o kadar şen ve maceracı. Simferopol yağmurlu hatta kar yağışlıyken, Yalta’da Akdeniz iklimi hüküm sürüyor. Ne de olsa Simferopol politikanın, Yalta ise eğlencenin merkezi.

Kimilerine göre yalancı bir cennet Yalta, kimileri içinse şifa aranan yer. Mark Twain, Anton Çehov, Tolstoy ve daha nice sanatçı için bir sığınak olmuş Yalta. Benim içinse masallar diyarı. “Burada insan nasıl bir tatil istiyorsa onu yaşar” diyor Yalta’nın ünlü Türk lokantası Victoria’nın sahibi Barbaros bey. Kuzeyden gelen soğuk rüzgarları tüm heybetiyle tutan Kırım Dağları sayesinde güneşli, iliman bir iklime sahip olan Yalta’da Aralık ayına kadar denize girilebiliyor. Sıra sıra kafelerin, restoranların, mağazaların sıralandığı sahil kordonu daima hareketli. Sabaha kadar eğlence devam ediyor. Gün boyunca da birbiri ardınca kurulu tezgahlardan kendinize ve arkadaşlarınıza yöreye özgü pek çok şey bulabilirsiniz. Ama en keyiflisi sokak ressamlarına suluboya, karakalem ya da pastelle kendi portrenizi yaptırmak.

Yalta’da gezilecek pek çok tarihi yer de var. Bunlardan en bilineni İkinci Dünya Savaşı sırasında üç büyük lider, Roosevelt, Churchill ve Stalin’in, Nazi Almanyası’nı kesin yenilgiye uğratacak son saldırıyı görüşmek üzere toplandıkları Livadya Sarayı. Eskiden Rus çarlarının da yazlık ev olarak kullandığı saray, kendisi gibi görkemli bir parkın içinde yer alıyor.

Görülmeye değer bir diğer saray da 1840’lar da yapılan Alupka’daki Vorontsov Sarayı. Livadya Sarayı gibi rengarenk büyük bir bahçeye sahip olan Vorontsov Sarayı’nın en ilgi çeken kısmı, merdivenlerinde altı aslanın gözcülük ettiği cami formunda yapılan güney giriş kapısı. Merdivenlerin sonunda sırtınızı denize verip yüzünüzü oriental tarzda yapılmış, ince taş işçiliği ve seramiklerle süslü kapıya döndüğünüzde Arapça yazılar dikkatinizi çekecektir. Tüm toplumların barış içinde yaşamasını isteyen evin maliki, bu düşünceyle çepeçevre “Allah’tan büyük yoktur” yazdırmış.

Tanrı’nın adını anan bir başka mekandayız şimdi. Krasnaya Dağlarının tepesine, “cennetle deniz” arasına kurulu Foros Kilisesi’nde. Güneşin oyunlarıyla altın renkli soğan kubbeler göz kamaştırıyor. Çok da büyük olmayan hatta diğerlerine oranla mütevazı sayılan kilisenin içi İtalyan ve Rus ressamların çalışmalarıyla süslü. 1892 yılında yapılan kilisenin etrafında başka yapı yok. O doğayla baş başa münzevi bir yaşamın içine çekilmiş sanki. Yalta benim için masallar diyarı demiştim. Çünkü en umulmadık yerde bir masalın izini sürüyorsunuz. Denizin ortasında yükselen, kucağında çocuğu olan bir kadın heykelinde örneğin. Haramiler tarafından kaçırılan ama son anda kendini denize atıp kurtulan Arzu kızın heykeli. Bu

 sadece biri, siz bütün masalları bir arada dinlemek istiyorsanız benim gibi yapın ve Polyana Kazok’a gidin. Burası Kırımlı sanatçıların yaptığı ağaçtan ve taştan heykellerden oluşan bir açıkhava müzesi. Ama bu heykellerin hepsi bir masalın kahramanları. Zaten siz bir çoğunu yakından tanıyorsunuz. Sadece biraz çocukluğunuza dönün; merak etmeyin, kapıdaki masalcı dededen yardım isteyebilirsiniz. Her ağaca, kıyıda duran bir dala bile dikkatle bakın.

Ormandaki kulübesinde yüzyıllardır yaşayan yaşlı cadıya da aman dikkat edin.

I was watching the horizon from the balcony of an enchanted castle perched on the edge of a cliff overlooking the sea. The water was tranquil, its gentle waves lapping on the shore far below. The name of this miniature copy of a medieval German castle was the Swallows Nest. I looked in vain for a prince in a white motor boat, and decided that the next best thing would be to go inside and enjoy some delicious fish accompanied by wine. If you still cannot guess, I was in Yalta, on the south coast of the Crimea. But I should begin my story from the beginning.

Simferopol is the capital of the autonomous Republic of the Crimea. The Crimea has been a region of Ukraine since 1954, and an autonomous republic responsible for its own internal affairs since 1991. Simferopol is also the jumpoff point for Yalta, the country’s principal summer resort which attracts large numbers of tourists from abroad, particularly Russia.

Simferopol was founded in the early 16th century as the Crimean Tatar town of Ak-Mechet on the left bank of the Salghir river which rises in the Crimean Mountains. After being annexed by Russia in the late 18th century, Simferopol was appointed main city of the Taurian Region and given its present name. At the end of the 19th century the city began to develop on the right bank of the river. Today the Salghir, with its ornate iron bridges flows through one of the most beautiful parks in the city, where the trees were ablaze with autumn colors when I saw it.

The Central Market and Pushkin Street are the liveliest places in Simferopol. In the Central Market you can find everything from fresh fruit and vegetables to paintings and souvenirs. Bargaining is part of the shopping culture here, so give it a try.

Lined by cafés and restaurants, Pushkin Street is thronged with people until late at night. Here there are more of the statues which you encounter all over the city, and at one end is the magnificent Gorky Theatre, the oldest theatre in the Crimea, its marble façade adorned with statues and cawing.

In Simferopol time passes at a measured pace, while in nearby Yalta the hours rush by exuberantly. Simferopol is as calm and dignified as Yalta is gay and jubilant. When it is raining or even snowing in Simferopol, Yalta basks in a Mediterranean climate, their weather reflecting their functions as centers of politics and entertainment respectively.

According to some Yalta is a false paradise, to others a place to seek health. Yalta has provided a refuge for many writers, including Mark Twain, Anton Chekhov, and Tolstoy. But for me it is a land of fairytale.

Barbaros Bey, owner of Yalta’s famous Turkish restaurant, Victoria, says that here everyone finds the holiday they are seeking. The lofty Crimean Mountains are a barrier to the cold north winds, so that Yalta enjoys sunny mild weather for most of the year and it is possible to swim until December.

The esplanade is lined by cafés, restaurants and shops, and the nightlife continues its hectic pace until the small hours of the morning. At the rows of stalls you can find many original souvenirs unique to the region for yourself and your friends, but the most enjoyable is to pose for one of the street artists who will draw or paint your portrait in pencil, water colors or pastels.

There are many historic places of interest in Yalta, the most famous of all being Livadia Palace where Roosevelt, Churchill and Stalin met for the Yalta Conference, at which these three leaders discussed final plans for the defeat of Germany. The palace is a former summer residence of the Tsars and is set in a park of equal splendour. Another palace not to be missed is Vorontsov Palace in Alupka. Built in the 1840s, this too is set in large colourful gardens. The most fascinating feature of the palace is the portal built to resemble a mosque, with six stone lions on guard on the steps. Along the cornice is a quotation in Arabic script reading, There is no conqueror but Allah,’ (spoken by Muhammed I, who built the Alhambra Palace in Spain) chosen by Count Vorontsov to reflect his wish that all societies should live in peace.

Now we go on to the Foros Church located high in the Krasnaya Mountains ‘between heaven and sea’. The gilded onion domes dazzle your eyes as the sunlight plays on them. The church is not large, but the interior is exquisitely decorated with paintings by Italian and Russian artists. The church, which dates from 1892, stands quite alone in its remote mountainous setting, as fin retreat from the world.

I said that for me Yalta is a land of fairytale. That is because in the most unexpected places you come across reminders of local legends. In the middle of the sea ,for example, there is a statue of a woman holding a child. This represents Arzu, who was kidnapped by corsairs but escaped their clutches by throwing herself into the sea at the last moment. If you want to listen to the Crimea’s other legends, then you must do as I did and visit Polyana Kazok. This is an open air museum of wooden and stone statues by Crimean artists, all depicting heroes of legend or fairytale. Most of them will be familiar. Just call up your childhood recollections, and if they fail you, do not worry, because you can ask for help from the storyteller at the door. Look carefully at every tree, even at a brunch on the seashore, and watch out for the ancient witch who has lived in her cottage in the forest for centuries.

 

Haziran 2000  Sayfasına dönüş

Back to

June 2000 Page